Yama ve Niyama: Yoganın Yalın Hali

Kimse bakmazken yogi olmak

Yapraklardan örülmüş bir kulübenin önünde, kayanın üzerinde oturan, elinde ve başında yılanlar bulunan çileci prenses; Bikaner minyatürü
Āsāvarī Rāginī, bir Rāgamālā serisinden. Bikaner, Rajasthan, yaklaşık 1650. The Cleveland Museum of Art, CC0.

Bir saat yoga yaptınız. Bedeniniz gevşedi, nefesiniz sakinleşti, zihniniz duruldu. Matınızı topladınız ve günlük hayatınıza döndünüz. Derken trafikte biri önünüzü kesti, bir yakınınız sizi eleştirdi ya da beklediğiniz bir haber gelmedi. Az önceki huzurunuzdan geriye ne kaldı?

Belki de yoganın asıl pratiği tam burada başlıyordur.

Bugün yoga denildiğinde çoğumuzun aklına beden duruşları (āsana), nefes çalışmaları (prāṇāyāma) ve meditasyon geliyor. Oysa bilge Patañjali'nin Yoga Sūtra adlı eserinde tarif ettiği sekiz basamaklı yolda (aṣṭāṅga yoga, YS II.29) āsana ancak üçüncü sıradadır. İlk iki basamak ise yama ve niyamadır.

Patañjali'nin yogayı yogaś citta-vṛtti-nirodhaḥ (YS I.2), yani zihnin dalgalanmalarının durdurulması olarak tanımladığını göz önünde bulundurursak, bu sıralamanın tesadüf olmadığını düşünebiliriz. Zira zihni dinginleştirmeye çalışan bir insanın önce kendisiyle ve dünyayla kurduğu ilişkiye bakması gerekir. Başka canlara zarar verirken, yalan söylerken, kıskançlık veya açgözlülükle yaşarken zihnin huzura kavuşmasını beklemek ahmakça bir hayalden başka ne olabilir?

Elleri saygıyla birleşmiş, insan gövdeli ve yılan kuyruklu bir bilge (Patañjali) tasviri
Bir maharṣi (Patañjali?), insan gövdesi ve yılan ya da balık kuyruğuyla, elleri saygıyla birleşmiş. Hintli bir sanatçının guaş resmi, 19. yüzyıl. Wellcome Collection 581804i, Public Domain Mark. Wellcome Collection kaydı

Yama ve niyamalar işte bu soruya cevap arar.

Yama: Dünyayla ilişkimizin beş ilkesi

Patañjali, Sādhana Pāda olarak bilinen ikinci bölümde beş yamayı şöyle sıralar:

ahiṃsā-satyāsteya-brahmacaryāparigrahā yamāḥ (YS II.30)

Şiddetsizlik, doğruluk, çalmamak, brahmacarya ve sahiplenmemek yamalardır.

Yamalar, başkalarıyla ve çevremizdeki dünyayla kurduğumuz ilişkiyi düzenleyen etik ilkelerdir. Patañjali bir sonraki sūtrada (II.31) bunları doğum, yer, zaman veya koşullarla sınırlandırılmayan büyük yemin (mahāvrata) olarak nitelendirir.

Başka bir deyişle, bu ilkeler yalnızca meditasyon minderinde, tapınakta veya aşramda geçerli değildir. Evde, işte, sokakta, özellikle kimsenin bizi görmediği anlarda da geçerlidir.

Ahiṃsā: Zarar vermemek, yalnızca vurmamak değildir

Ahiṃsā genellikle şiddetsizlik olarak çevrilir. Ancak fiziksel şiddetten kaçınmak, onun yalnızca en görünür boyutudur.

Vyāsa, YS II.30 üzerine yorumunda ahiṃsā'yı hiçbir canlıya, hiçbir şekilde ve hiçbir zaman zarar vermemek olarak açıklar. Hatta diğer yamaların da ahiṃsā'yı korumaya hizmet ettiğini belirtir.

Peki, birine fiziksel olarak zarar vermediğimiz hâlde onu sözlerimizle incitiyorsak? Ya da hiç konuşmadan, yalnızca düşüncelerimizde ona karşı öfke ve düşmanlık besliyorsak?

Hint düşüncesinde ahlaki eylem yalnızca bedenle sınırlı değildir. Düşünce, söz ve davranış birlikte değerlendirilir. Bu üçlü anlayış, ahiṃsā'yı hayatımıza uygulamak için de güçlü bir çerçeve sunar.

Anadolu bilgeliğinde Hacı Bektaş Veli'ye atfedilen şu öğüt akla gelir: “Eline, diline, beline sahip ol.”

Ahiṃsā, yalnızca başkalarına zarar vermemeyi değil, tepkilerimizin ardındaki öfkeyi ve korkuyu fark etmeyi de gerektirir.

Satya: Her doğru söylenmeli midir?

Satya, doğruluk ve hakikate bağlılıktır. İlk bakışta basit görünür. Yalan söylemeyeceğiz. Peki, söylediğimiz doğru bir söz karşımızdakini gereksiz yere yaralıyorsa?

Vyāsa'nın yorumunda doğru söz, gerçekle örtüşmekle birlikte canlıların yararını da gözetmelidir. Gerçeği ifade etmek, bir başkasını incitmenin bahanesine dönüşmemelidir.

Manu Smṛti'de de benzer bir öğüt bulunur:

“Doğruyu söyle, hoş olanı söyle. Hoş olmayan doğruyu söyleme; hoş olsa da doğru olmayanı söyleme. Ebedî dharma budur.” (IV.138)

Elbette bu, rahatsız edici gerçekleri daima saklamamız gerektiği anlamına gelmez. Bazen hakikat, karşımızdakini üzme pahasına da olsa dile getirilmelidir. Ancak bunu nasıl, ne zaman ve hangi niyetle söylediğimiz önemlidir.

Bir tartışmada haklı çıkmak mı istiyoruz, yoksa gerçekten anlaşılmak ve anlamak mı?

İşte satya bizi yalnızca sözlerimizin doğruluğunu değil, o sözlerin ardındaki niyeti de sorgulamaya davet eder.

Asteya: Çalmadığımızdan emin miyiz?

Asteya, başkasına ait olanı izinsiz almamaktır. Ancak çalmayı yalnızca maddi eşyalarla sınırlandırdığımızda bu ilkenin gündelik hayatımızdaki derinliğini gözden kaçırabiliriz.

Bir buluşmaya sürekli geç kalıyorsak başkasının zamanından alıyoruz. Bir arkadaşımız konuşurken sözünü kesiyorsak kendisini ifade etme alanını daraltıyoruz. Başkasının fikrini kendimize mal ediyorsak onun emeğini sahipleniyoruz.

Bütün bunlar asteya'nın çağdaş yaşama uyarlanabilecek örnekleridir.

Peki, insan neden kendisine ait olmayanı almak ister?

Bazen bunun ardında yetersizlik hissi yatabilir: “Bende yeterince yok. Ben yeterince iyi değilim. Başkasının sahip olduğuna sahip olursam tamamlanacağım.”

Bu açıdan asteya yalnızca çalmamayı değil, kendi içimizdeki eksiklik duygusuyla yüzleşmeyi de düşündürür.

Brahmacarya: Dünyanın içinde yaşarken içsel özgürlüğü korumak

Brahmacarya, yama ve niyamalar arasında belki de en fazla yanlış anlaşılan kavramlardan biridir.

Klasik yoga yorumlarında çoğunlukla cinsel perhiz ve cinsel enerjinin denetimiyle açıklanır. Bu anlamıyla özellikle geleneksel çileci yaşamın önemli bir disiplinidir.

Ancak sözcüğün daha geniş bir çağrışım alanı da vardır. Brahman, Mutlak Gerçeklik; carya ise davranış, yaşam biçimi veya bir yolu izleme anlamlarıyla ilişkilidir. Böylece brahmacarya, insanın yaşamını en yüksek hakikate yöneltmesi fikrini de düşündürür.

Peki, aile kuran, çalışan, çocuk büyüten veya gündelik sorumlulukları olan biri bu yolu nasıl yaşayabilir?

Gurum Amma'nın öğretilerinde de vurguladığı gibi, manevi bir yaşam sürmek için aile hayatını terk etmek gerekmez. İnsan dış dünyada sorumluluklarını yerine getirirken iç dünyasında rollerine bağımlı olmadan, yani sahip olduklarına ve yaşadıklarına bağlanmadan yaşayabilir. Amma, gerçek feragatin yalnızca dış dünyada bir şeylerden vazgeçmek değil, zihnin onlara olan bağlılığından özgürleşmesi olduğunu hatırlatır.

Dolayısıyla mesele yalnızca ne yaptığımız değil, yaptıklarımıza nasıl bağlandığımızdır.

Dünyanın içinde yaşarken onun tarafından bütünüyle esir alınmadan yaşayabilir miyiz?

Aparigraha: Sahip olduklarımız bize mi sahip?

Yeni bir şey satın aldığımızda çoğu zaman kısa süreli bir mutluluk duyarız. Sonra onu korumamız, saklamamız, temizlememiz ve gerektiğinde tamir ettirmemiz gerekir. Bir gün kaybettiğimizde ise üzülürüz.

Bazen sahip olmak, fark etmeden yeni bir yük edinmektir.

Aparigraha, sahiplenmeme, biriktirmeme ve tutunmama ilkesidir. Parigraha bir şeyi edinme veya sahiplenme anlamına gelirken baştaki a olumsuzluk bildirir.

Swami Hariharānanda Āraṇya, sahip olmanın, sahip olunanı korumanın ve kaybetmenin beraberinde getirdiği sıkıntılara dikkat çeker.

Aparigraha, her şeyimizi bırakıp gitmemizi şart koşan bir çağrı olarak anlaşılmamalıdır. Gündelik hayatımızda ihtiyaç ile arzu arasındaki farkı görmemize de yardımcı olabilir.

Gardırobumuzda hiç giymediğimiz kıyafetler, raflarımızda okumadığımız kitaplar, zihnimizde yıllardır taşıdığımız kırgınlıklar…

Hepsini biriktirmiyor muyuz?

Belki de bırakmamız gereken en ağır yük, maddi eşyalarımız değil, geçmişe ve kendi beklentilerimize duyduğumuz bağlılıktır.

Yük hafifledikçe yolculuk da kolaylaşır.

Niyama: Kendimizle ilişkimizin beş ilkesi

Yamalar başkalarına ve dünyaya karşı nasıl davranacağımızı gösterirken niyamalar dikkatimizi kendi iç dünyamıza çevirir.

Patañjali şöyle der:

śauca-santoṣa-tapaḥ-svādhyāyeśvara-praṇidhānāni niyamāḥ (YS II.32)

Temizlik, hoşnutluk, tapas, svādhyāya ve Īśvara'ya adanmışlık niyamalardır.

Yama ve niyama birbirinden kopuk iki disiplin değildir. Başkalarına nasıl davrandığımız iç dünyamızı etkiler; iç dünyamızda beslediklerimiz de davranışlarımızda kendini gösterir.

Śauca: Temizlik yalnızca bedene mi aittir?

Śauca, saflık ve temizlik anlamına gelir.

Vyāsa bunu dış ve iç temizlik olarak ikiye ayırır. Dış temizlik bedensel hijyenle ilgilidir. İç temizlik ise kıskançlık, kibir, öfke ve benzeri zihinsel kirlerden arınmayı içerir.

Yalnızca dış temizlik yeterli olsaydı, bütün ördekler ve balıklar çoktan ermiş olurdu, değil mi?

Oysa insanın zihni, ne kadar sık yıkanırsa yıkansın, kıskançlıkla veya nefretle dolu olabilir.

Śauca'nın daha güç olan tarafı buradadır. Bedenimizi temizlemeye ayırdığımız zamanın ne kadarını zihnimizi gözlemlemeye ayırıyoruz?

Santoṣa: Her şey istediğimiz gibi olmasa da huzurlu olabilir miyiz?

Birinden övgü aldığımızda mutlu oluruz. Beklediğimiz bir başarıya ulaştığımızda seviniriz. Yeni bir şey satın aldığımızda heyecanlanırız.

Ancak çoğu zaman bu duygular uzun sürmez. Bir isteğimiz gerçekleşir, ardından başka bir istek belirir.

Santoṣa, yani hoşnutluk, bu gelip geçici mutluluklardan farklıdır.

Koşulların her zaman istediğimiz gibi olmayacağını bilirken yine de içsel bir tatmin geliştirebilmektir.

Patañjali'ye göre:

santoṣād anuttamaḥ sukha-lābhaḥ (YS II.42)

“Hoşnutluktan eşi olmayan bir mutluluk elde edilir.”

Burada önemli bir ayrım vardır: Hoşnutluk, edilgenlik veya haksızlıklara boyun eğmek değildir. Hayatımızdaki sorunları değiştirmek için çabalarken de içsel hoşnutluğumuzu koruyabiliriz.

Bir şeylerin daha iyi olmasını istemekle, mevcut hâlimizi sürekli reddetmek aynı şey değildir.

Belki de gerçek hoşnutluk, hayatla mücadele etmeyi bırakmak değil, onunla kavga etmeyi bırakmaktır.

Tapas: Bizi dönüştüren ateş

Sanskrit √tap kökü, ısınmak veya yakmak anlamlarıyla ilişkilidir.

Tapas, öz disiplin, çile ve dönüştürücü çaba anlamları taşır. İnsan alışkanlıklarını dönüştürmek istediğinde çoğu zaman belirli zorluklardan geçmek zorundadır.

Bir sporcunun müsabaka öncesinde uyguladığı disiplinli yaşamı düşünün. Erken uyumak, düzenli beslenmek, antrenman yapmak ve kimi zaman keyif veren alışkanlıklardan vazgeçmek…

Bunlar da tapas kavramını gündelik yaşamda anlamamıza yardımcı olabilir.

Ancak tapas, kendimize eziyet etmek değildir. Amaç acı çekmek değil, bizi amaçlarımızdan uzaklaştıran alışkanlıklara hükmedebilmektir.

Bhagavad Gītā, tapası beden, söz ve zihin olmak üzere üç düzlemde ele alır (17.14 ile 17.16). Böylece disiplin yalnızca bedensel çaba olmaktan çıkar; konuşmamıza, düşüncelerimize ve niyetimize kadar uzanır.

Mevlânâ'ya atfedilen “Hamdım, piştim, yandım” sözü bu yolun ne güzel bir özetidir.

Dönüşüm her zaman rahat değildir. Bazen alıştığımız benliğin sınırlarını aşmak için içimizde bir ateş yakmamız gerekir.

Svādhyāya: Kendimizi hangi aynada görüyoruz?

Sanskrit svādhyāya kelimesi, sva (kendi, kendine ait) ve adhyāya sözcüklerinden oluşur. Adhyāya ders, bölüm, okuma veya ezberden okuma anlamları taşır. Svādhyāya'nın geleneksel anlamı, kişinin kendi kutsal metnini okuması ve tekrarlamasıdır. Ancak burada söz konusu olan “öz”, yalnızca kişiliğimiz veya psikolojik benliğimiz değildir.

Vyāsa, svādhyāya'yı mantra tekrarı (japa) ve özgürleşmeye götüren kutsal metinlerin çalışılması olarak tanımlar. Peki, kadim metinleri neden okuruz?

Yalnızca bilgi biriktirmek, Sanskrit kavramları ezberlemek veya başkalarına aktarmak için mi? Yoksa okuduğumuz sözlerin kendi yaşamımızda bir karşılığını bulmak için mi?

Ben svādhyāya'nın bu ikinci yönünü özellikle değerli buluyorum. Çünkü kadim metinler yalnızca dışarıdan bilgi vermekle kalmaz, insanın kendisine bakabileceği bir ayna da tutar. Bir metin üzerinde düşünürken daha önce fark etmediğimiz bir korkumuzla, alışkanlığımızla veya önyargımızla karşılaşabiliriz. Hatta kendimiz sandığımız şeyin ne kadarının geçmişten taşıdığımız koşullanmalar olduğunu fark edebiliriz.

Böylece kutsal metinlerin çalışılması, kendi iç dünyamızı araştırmaya da kapı aralar. Bu, Vyāsa'nın geleneksel tanımının birebir karşılığı değil, svādhyāya'yı günümüz yaşamına taşırken geliştirebileceğimiz bir öz inceleme pratiğidir.

Kṛṣṇa'nın Bhagavad Gītā'da söylediği gibi:

“Bu dünyada bilgi kadar arındırıcı hiçbir şey yoktur.” (BG 4.38)

Ancak burada söz konusu olan yalnızca entelektüel bilgi değildir. Bilginin insanın yaşamında olgunlaşması, öğrendiklerini kendi üzerinde sınaması ve nihayetinde kendisini daha derinden tanımasıdır.

Okuduğumuz şey bizi değiştirmiyorsa, gerçekten öğrenmiş sayılır mıyız?

Īśvara-praṇidhāna: Tevazu ile kontrol kaygısını bırakabilir miyiz?

İnsan zihni kontrol etmeyi sever.

Geleceği planlamak, sonuçları hesaplamak, belirsizlikleri ortadan kaldırmak isteriz. Ne var ki hayat, planlarımıza her zaman uymaz.

İşte Īśvara-praṇidhāna, bu kontrol arzusunu sorgulamaya davet eder.

Īśvara, Patañjali'nin yoga sisteminde özel, ayrı bir puruṣa (puruṣa-viśeṣa), yani özel bir bilinç ilkesi olarak tanımlanır (YS I.24). Praṇidhāna ise yönelme, adanma ve teslimiyet anlamları taşır.

Patañjali bu ilkeye eserinde tekrar tekrar yer verir. Īśvara'ya adanmışlığı samādhi'ye ulaşmanın yollarından biri olarak sunar (I.23), Kriyā Yoga'nın unsurları arasında sayar (II.1) ve niyamaların sonuncusu olarak belirtir (II.32). Üstelik bir adım daha ileri giderek şöyle der:

samādhi-siddhir īśvara-praṇidhānāt (YS II.45)

“Īśvara'ya adanmışlıktan samādhi'de yetkinlik doğar.”

Yoga felsefesini yalnızca fiziksel egzersiz veya zihinsel rahatlama tekniği olarak değerlendirdiğimizde bu boyutu kolayca gözden kaçırabiliriz.

Oysa klasik yoga geleneğinde İlâhî'ye adanmışlığın açık bir yeri vardır. Bununla birlikte yoga, belirli bir kurumsal dine mensup olmayı şart koşan bir sistem değildir. Patañjali'nin Īśvara kavramı da belirli bir dinin Tanrı anlayışıyla birebir özdeşleştirilmemelidir.

Peki, teslimiyet ne demektir? Her şeyi oluruna bırakmak, sorumluluklarımızdan kaçmak veya kaderimize boyun eğmek mi?

Elbette hayır.

Teslimiyet, elimizden geleni yaptıktan sonra sonucun tamamını kontrol edemeyeceğimizi kabul etmektir. Çabadan vazgeçmek değil, çabamızın meyvesine duyduğumuz bağımlılıktan özgürleşmektir.

Belki de insanın en büyük özgürlüklerinden biri, her şeyin kendi istediği gibi gerçekleşmesi gerektiği düşüncesinden vazgeçebilmesidir.

Nālāgiri: Şefkatin önünde eğilen fil

Palmiye yaprağı el yazmasında, Buddha ve önünde sakinleşen fil Nālāgiri
Nālāgiri, Buddha’nın önünde sakinleşirken. Palmiye yaprağı el yazmasında minyatür. Wellcome Collection, L0027851, CC BY 4.0. Wellcome Collection kaydı

Budist gelenekte anlatıldığına göre, bir gün Buddha müritleriyle birlikte Rājagṛha sokaklarında yürürken ortalık birden karışır. İnsanlar korkuyla sağa sola kaçışmaya başlar. Çünkü karşıdan, önüne çıkan her şeyi ezip geçmeye hazır, devasa bir fil yaklaşmaktadır.

Adı Nālāgiri'dir.

Buddha'nın düşmanı Devadatta, onu öldürmek için bu öfkeli fili üzerine salmıştır. Nālāgiri, Buddha'ya doğru ilerlerken müritleri onu uzaklaşması için uyarır. Ancak Buddha yolundan dönmez.

Ne kaçmaya çalışır ne de fili durdurmak için güç kullanır. Bunun yerine kalbinde ona karşı sınırsız bir sevgi ve şefkat (mettā) geliştirir.

Nālāgiri gittikçe yaklaşır. Herkes filin Buddha'yı ezip geçeceğini düşünürken beklenmedik bir şey olur.

Az önce öfkeyle saldıran o devasa hayvan, Buddha'nın önünde durur. Sakinleşir ve başını eğer.

Buddha elini uzatır ve Nālāgiri'nin başını okşar.

Öfkenin karşısına öfkeyle çıkmamıştır. Şiddete şiddetle karşılık vermemiştir. Onun tek silahı şefkattir.

Patañjali'nin ahiṃsā üzerine söylediği şu sözler, bu kıssada adeta hayat bulur:

ahiṃsā-pratiṣṭhāyāṃ tat-sannidhau vaira-tyāgaḥ (YS II.35)

“Şiddetsizlikte köklenmiş olanın huzurunda düşmanlık terk edilir.”

Patañjali burada yalnızca şiddetten kaçınmayı değil, insanın karakterinde kökleşen bir şiddetsizlik hâlini anlatır.

Edwin Bryant da bu sūtrayı yorumlarken farklı dinî geleneklerden Assisili Aziz Francis ve Basralı Râbia gibi isimleri anar.

Benim aklıma ise Anadolu'dan bilindik bir tasvir canlanır: Bir kolunda ceylanı, diğerinde aslanı taşıyan Hacı Bektaş Veli.

Bir kolunda ceylan, diğerinde aslan tutan Hacı Bektaş Veli tasviri
Hacı Bektaş Veli'nin aslan ve ceylanla tasviri. Hacıbektaş Müzesi, Meydan Evi, Nevşehir. Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın açıklamasına göre 15. yüzyılda yapıldığı düşünülen kök boya tablo. Kaynak: T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Meydan Evi

Bu tasvirin geleneksel bir örneği bugün Hacıbektaş Müzesi'nin Meydan Evi'nde sergilenmektedir. Birbirine düşman iki canlının aynı kucakta huzurla durması, Hacı Bektaş Veli'nin barışçı felsefesini simgeler.

Birbirinden uzak coğrafyalarda karşımıza çıkan bu anlatılar, ortak bir düşünce etrafında buluşur: İnsanın iç dünyasında köklenen şefkat, çevresiyle kurduğu ilişkiyi dönüştürür.

Elbette bunu her saldırganlığın sevgi karşısında mutlaka sona ereceği şeklinde okumamalıyız. Ancak bu kıssalar, şiddete şiddetle karşılık vermekten başka bir yolun da düşünülebileceğini hatırlatır.

Kendine doğru bir yolculuk: Svādhyāya pratiği

Yama ve niyamalar yalnızca okunacak, ezberlenecek veya üzerine konuşulacak kavramlar değildir. Onlar gündelik hayatımızda kendimize tutabileceğimiz birer aynadır. Ancak bu aynaya bakarken amacımız kusurlarımızı bulup kendimizi yargılamak değil, davranışlarımızın ardında yatanları şefkatle keşfetmektir.

Önümüzdeki bir hafta boyunca, her akşam kendinize birkaç dakika ayırın. Gün içinde sizi zorlayan bir olayı hatırlayın ve aşağıdaki sorular üzerinde düşünün. Cevaplarınızı bir deftere yazabilirsiniz.

Ahiṃsā (şiddetsizlik): Bugün birine öfkelendiğimde içimde aslında ne incinmişti? Öfkemin ardında hangi korku veya karşılanmamış ihtiyaç vardı? Aynı şefkati kendime de gösterebildim mi?

Satya (hakikat): Bugün gerçekten hissettiğim bir şeyi söylemekten kaçındım mı? Eğer öyleyse neden? Karşımdakini incitmekten mi, yoksa onun gözündeki yerimi kaybetmekten mi korktum?

Asteya (çalmamak): Bugün başkasında görüp kendimde eksikliğini hissettiğim ne vardı? O şeyin bende olmaması, kendimle ilgili hangi düşünceyi uyandırdı?

Brahmacarya: Bugün dikkatimi ve enerjimi neye harcadım? Beni tükettiğini bildiğim hâlde vazgeçemediğim bir alışkanlığım var mı? O alışkanlık bana aslında ne sağlıyor?

Aparigraha (sahiplenmemek): Bugün neye sıkı sıkıya tutundum? Bir eşyaya, insana, düşünceye veya beklentiye mi? Onu bıraksaydım ne olacağından korkuyordum?

Śauca (saflık): Bugün zihnimde tekrar tekrar beliren düşünce neydi? Bu düşünce bana mı ait, yoksa bir zamanlar başkalarından öğrenip kendi gerçeğim hâline getirdiğim bir inanç mı?

Santoṣa (hoşnutluk): Bugün hangi koşul değişirse mutlu olacağıma inandım? O koşul hiç değişmese de kendimle ve hayatımla barışık kalabilir miydim?

Tapas (öz disiplin): Bugün yapmak istediğim hâlde ertelediğim ne vardı? Beni durduran gerçekten isteksizlik miydi, yoksa başarısızlık, yetersizlik veya değişim korkusu mu?

Svādhyāya (öz inceleme): Bugün verdiğim hangi tepki bana tanıdık geldi? Bu tepkiyi daha önce hayatımın hangi döneminde göstermiştim? Acaba hâlâ geçmişte öğrendiğim bir şekilde mi kendimi korumaya çalışıyorum?

Īśvara-praṇidhāna (İlâhî'ye teslimiyet): Bugün neyi kontrol etmek için çabaladım? Kontrolü bıraksaydım ne olacağından korkuyordum? Elimden geleni yaptıktan sonra sonucu İlâhî iradeye bırakmama ne engel oldu?

Bu soruların amacı, on ilkeyi birer davranış kuralına indirgemek değil, onların ışığında kendi iç dünyamızı araştırmaktır. Bir başka deyişle, yama ve niyamaları svādhyāya pratiğine dönüştürmektir.

Çünkü kendimizi tanımadan alışkanlıklarımızı dönüştüremeyiz. Ve çoğu zaman değiştirmeye çalıştığımız davranış, bir zamanlar bizi korumak için geliştirdiğimiz bir mekanizmadır.

Bu yüzden kendimize soracağımız ilk soru “Neden yine böyle yaptım?” değil, belki de “Beni böyle davranmaya iten neydi?” olmalıdır.

Çünkü farkındalık değişimin, şefkat ise gerçek dönüşümün kapısını aralar.

Yoga matını topladığımızda geriye ne kalır?

Patañjali'nin yoga yolunda yama ve niyamaları ilk iki basamağa yerleştirmesi bize önemli bir şeyi hatırlatır: Yoga, yalnızca bedenin esnemesi veya zihnin birkaç dakika sessizleşmesi değildir.

Asıl mesele, bu pratiğin bizi nasıl bir insana dönüştürdüğüdür.

İnsan hiç āsana yapmadan da bu etik ilkeleri hayatına taşıyabilir. Şiddetsizliği, doğruluğu, hoşnutluğu ve öz disiplini içselleştiren biri, zihinsel dinginliği destekleyen güçlü bir temel oluşturur.

Ancak bu yol kolay değildir.

Kimi zaman öfkemizi yutmak yerine onun kökenine bakmayı, kimi zaman haklı olmaktan vazgeçmeyi, kimi zaman sahip olduklarımızı bırakmayı, kimi zaman da kendi kendimize anlattığımız hikâyelerle yüzleşmeyi gerektirir.

Anadolu'nun tasavvuf dilinden ödünç alırsak, ham nefsin olgunlaşması da böyle bir süreçtir. İnsan, yama ve niyamaların kazanında ağır ağır pişer.

Belki de yoganın en zor duruşu başımızın üzerinde durmak değil, öfkelendiğimizde incitmeden konuşabilmek, korktuğumuzda hakikatten ayrılmamak ve hayat istediğimiz gibi gitmediğinde yine de gönül huzurunu koruyabilmektir.

Yoga matın üzerinde başlar sanırız. Oysa asıl yoga, matı topladıktan sonra kim olduğumuzda kendini gösterir.

Kaynaklar

  • Bryant, E. F. (2009). The Yoga Sūtras of Patañjali. North Point Press.
  • Feuerstein, G. (1989). The Yoga-Sūtra of Patañjali. Inner Traditions.
  • Hariharānanda Āraṇya, S. (1983). Yoga Philosophy of Patañjali. SUNY Press.
  • Olivelle, P. (Çev.). (2005). Manu's Code of Law: A Critical Edition and Translation of the Mānava-Dharmaśāstra. Oxford University Press.
  • Bhagavad Gītā, 4.38; 17.14 ile 17.16.
  • Yoga Sūtra, I.2; I.23; I.24; II.1; II.29 ile II.32; II.35; II.42; II.45.
  • Vinaya Piṭaka, Cullavagga VII.3 (Kd 17, 3.11 ile 3.12), Nālāgiri anlatısı. İngilizce çeviri: Bhikkhu Brahmali, The chapter on schism in the Sangha. SuttaCentral. https://suttacentral.net/pli-tv-kd17/en/brahmali
  • Mata Amritanandamayi Devi. (2003). God and your life. Amritapuri.org. https://www.amritapuri.org/6852/god-yourlife.aum
  • Görsel: A maharishi (Patañjali?) with the head and torso of a man and a tail of a serpent or fish, with hands joined in reverence. Gouache painting by an Indian artist, [between 1800 and 1899?]. Wellcome Collection 581804i. Public Domain Mark. https://wellcomecollection.org/works/g6bec8hq
  • Görsel: Nalagiri, a ferocious elephant, sits listening to Buddha. Wellcome Collection, L0027851 (Or Sanskrit MS Epsilon 1). CC BY 4.0. https://wellcomecollection.org/works/e6h7c7jb
  • Görsel: Hacı Bektaş Veli'nin aslan ve ceylanla tasviri. T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Hacıbektaş Müzesi, Meydan Evi. https://yakegm.ktb.gov.tr/TR-12625/meydan-evi.html
← Tüm yazılarRead in English →